Had Aşmamaya Çalışarak: Akademiye Dair Bazı Notlar

Published by

on

Mayıs 2017’den beri araştırma görevlisi olarak çalışıyorum ve işimi gerçekten seviyorum. Kimine göre uzun kimine göre kısa olan bu iş hayatımda daha iyi ne yapılabilir(di) diye düşündüğüm çok oldu. Doğrusunu söylemek gerekirse bu düşüncem eğitim, araştırma ya da konferans sebebiyle yurtdışına çıktığımda hep arttı. İkinci yüksek lisansını Amerika’da yapmış, doktora araştırması için ise beş aydır Hollanda’da bulunan bir akademisyen (adayı) olarak yurt dışında edindiğim akademi gözlemlerimi bir gün aktarmak istiyordum. Bu aktarmayı belirli bir kıdemden -en azından doktoramı tamamladıktan- sonra yapacağımı düşünürken daha tezimi tamamlamadan gözlemlerimi paylaşma kararı aldım. Sebebi bende kalsın. Günebakan bunun için doğru bir platform mu diye ise Twitter’a danıştım. Çoğunluk bu yazıyı yazmamı destekledi.

Sekiz yıllık tecrübeyle ne önerisi diyenler olabilir. Bu yüzden başlıkta had aşmamaya çalıştığımı da söyledim. Amacım üstten bakmak ya da Türkiye’deki akademiyi yermek değil. Zira Türkiye’de iyi akademi örneklerini tecrübe ederken yurt dışında şüpheyle yaklaştığım şeyler de oldu. Bu yazıyla Amerika’yı yeniden keşfetme iddiam da yok. Amacım görece genç bir akademisyen olarak birçoğumuzun bildiği şeyleri karşılaştığım örneklerle birlikte bir yazıda toplamak. Kariyerime akademide devam edip de biraz daha tecrübe kazanırsam ve fikirlerim değişirse onu da “gençken de ne çok biliyormuşum” diye tekrar paylaşırım.

Haddimi aşmamaya çalıştığımı yeteri kadar aktarabildiysem, gelelim akademiye dair notlarıma. Herhangi bir şeyin yaratılması için üç temel şeye ihtiyaç vardır: alan, insan ve imkân. Bu yazının başlıkları da bunlardan yola çıkacak. Gelin güne akademi nasıl olmalı sorusu üzerinden bakalım.

Bu arada, ben bu satırları Hollanda’da yazıyorum; fakat siz bu yazıyı okurken Türkiye’ye dönmüş olacağım.

Alan: Akademik Özgürlüğün Sağlandığı Akademi

Bir şeyler öğrenmek ve öğrendiklerimizi paylaşmak için olması gereken ilk şey özgürce tartışabileceğimiz bir alan. Bunun ilk ayağını da üniversitelerin/araştırma merkezlerinin siyasi baskıya maruz kalmadan faaliyet gösterebilmesi oluşturuyor. Dünya Güneş’in etrafında dönüyor dediğinizde idam edilme ihtimaliniz varsa bunu söylemek zor. Evet, Galileo her şeye rağmen doğruyu söyledi ve işkence gördü. Herkes Galileo kadar cesur olamayabilir. Olmak zorunda değil. Zaten o bile yaşamını korumayı tercih etti. En sonunda dünya dönmüyor dediği için idam cezası ev hapsine çevrildi.

Amerika’da okurken oradaki akademisyenlerin sınırsız bir alanı olduğunu düşünmüştüm. Yanılmışım. Filistin destekçisi akademisyenlerin karşılaştığı muamele bu yanılmamın göstergesi. Bunu yine bu bültende yazmıştım. Fakat hala akademisyenlerin akademik faaliyetlerini sürdürürken endişe ettiğini düşünmüyorum. Anayasa hukukçuları başkanlık sistemine dair eleştiri yapsalar görevden alınmazlar gibi geliyor. Daha önce yurt dışındaki bir konferansta akademide siyasi düşünceler yer almalı mı diye Amerika’daki farklı okullardan hocaların tartıştığını gördüm. Kimse de Trump eleştirirken çekinmedi. Herhangi birinin ifadeye çağırılacağını da düşünmüyorum. Bir de henüz bilmediğimiz bir şey var ki acaba Amerika akademik özgürlükte geriye giderse araştırma ve üretmede de geri gidebilir mi? Çin’de akademik özgürlük var mı diye soranlarınız olacaktır. Doğru. Peki akademik özgürlük olsa daha iyi olmazlar mıydı?

Hollanda’da da akademik özgürlüğün korunduğunu düşünüyorum. Üniversite bütçesini kesen hükümetin bu kararını eleştirmek için tüm üniversite öğrencileri ve hocaları bir araya gelip eylem yaptılar. Yetkililerle görüştüler. Okul yönetimi endişelerimizi dile getirebileceğimiz mecraları paylaşmak için e-mail attı. Zira bütçe sınırlamaları tüm üniversite bileşenlerini endişelendirmiş durumda. Eylem yapılacağı zaman da üniversitenin hoparlör sisteminden duyuru yapıldı. İlk duyduğumda eyleme çağırdıklarına inanamamıştım.

Bizde durum ne? Geldiğimiz noktada Türkiye akademik özgürlük endeksinde 179 ülke arasında 164. sırada. Maalesef bize yakışmayan bir seviyedeyiz ve bunu da özgür düşünceyi savunmaktan vazgeçmeyerek aşmalıyız. Bu vesileyle tepkilerini korkmadan göstermeye devam eden Boğaziçi Üniversitesi bileşenlerine saygımı sunuyorum.

Akademik özgürlüğün ikinci boyutu ise akademi içerisindeki özgürlük. Geçtiğimiz hafta Leiden Üniversitesi’nde gerçekleştirilen bir kitap tanıtımında bir doktora öğrencisi kitabını sunan profesöre, kitabınızda bazı değerlendirmelerin eksik olduğunu düşünüyorum dedi. Kitabın bir kısmına ilişkin genel bir soru sormadı, bir makalesinde üstü kapalı eleştirmedi, herkesin ortasında açıkça çıktı ve eksiğiniz var dedi. Cesur olduğumu düşünen ben hele de kendimden daha kıdemli birine böyle bir yorumu asla yapamam. Amerika’da da öğrencilerin ya da kıdemsiz akademisyenlerin eleştirel değerlendirmelerini gözlemlediğim oldu. Hatta bir konferansta kitap değerlendirme paneline katılmıştım. Üç farklı kıdemdeki akademisyen bir akademisyenin monografisini farklı yönleriyle değerlendiriyordu. Bu değerlendirmede eleştiriler de vardı. Bu panel akademisyene kendi görüşünü açıklama imkânı verirken belki de ikinci baskısını daha iyi yapma imkânı sunuyordu. Peki ben neden bu kadar net bir eleştiri yöneltemem? Karşımdaki hocanın “sen ne bilirsin” yaklaşımına sahip olmasından çekinirim sanırım. Oysa akademik hiyerarşinin olmaması gerekir. Böylece hem kıdemli akademisyenler gençlerden bir şeyler öğrenebilir hem de genç akademisyenler daha fazla sorgulayarak daha fazla üretebilir. Eğer bu sorgulamalar açık bir şekilde yapılamıyorsa belki gizlilik esasına dayalı bir geri bildirim kurgulanabilir. Bu yalnızca akademik araştırmalara ilişkin de değil, üniversite ve fakültenin işleyişine de ilişkin. Tabii bunun gerçekten gizli olması lazım. Anket, kıdeminizi ve bölümünüzü soruyorsa ve fakültede alanınızda tek araştırma görevlisi sizseniz, bu pek gizli olmaz.

Akademik özgürlük ile bağlantılı bir diğer özgürlük de kıyafet özgürlüğü olabilir. Türkiye’nin geçmişi bu konuda kabul edilemez, kadınların inançları sebebiyle akademiye alınmadığı günlere hiçbir zaman dönmeyeceğimize inanıyorum. Burada bahsetmek istediğim kıyafet özgürlüğü rahat giyinebilmekle de ilgili. Leiden Üniversitesi’ndeyken hayatımda hiç giymediğim kadar kot pantolon giydim. Amerika’daki bir hocamın renkli çoraplarını da hatırlıyorum. Yanlış anlaşılmasın, kimse beni kıyafet konusunda yönlendirmedi şu ana kadar, ben klasik giyinmeyi severim. Ama burada eşofmanla gelen hocayı da gördüm. İçten içe bu kadar rahatlık da fazla değil mi diye sorguluyorum. Oysa bir insan araştırma faaliyetini en rahat ettiği kıyafetle yapamaz mı? Biz okula (daha doğrusu dersine) eşofmanla giren birini yadırgar mıyız? Bu da üzerine düşünmemiz ve şekilcilikten çıkmamız gereken bir alan sanırım.

İnsan: Zaman Tanınan ve Birlikte Çalışabilen Farklı Kıdemdeki Akademisyenler

Yurt dışında gözüme çarpan en önemli şey kürsülerin ve fakültelerin kalabalıklığı. Türkiye’de bazı üniversitelerde geniş bir kadro olabilir; fakat çoğu üniversitedeki kadro sayısının gerekli sayı değil mevzuat bakımından yeterli asgari sayı üzerinden ölçümlendiğine inanıyorum. Oysa nitelikli araştırmalar için en önemli etmenlerden biri araştırma yapacak insanların olmasıdır. Bu kadroların da farklı kıdemleri içermesi ve dengeli olması gerekir. Bunun hem araştırma hem de öğrencilerin tecrübeleri bakımından önemli olduğunu düşünüyorum.

Türkiye’de öğretim elemanları hem araştırma hem ders yükümlülüğü altında. Bunun bir dengesinin kurulduğundan emin değilim. Yaklaşık yedi sene önce bir proje kapsamında konuştuğum Lund Üniversitesi’nden bir öğretim üyesi o sene içerisinde emeğinin yüzde kaçının araştırmaya yüzde kaçının öğretmeye ayrılacağının dönem başında konuşulduğunu söylemişti. Her şeyi herkesten beklemek yerine öğretim elemanlarına bu gibi oransal seçeneklerin sunulmasının akademik araştırmayı artıracağı gibi akademik kaygıyı azaltacağını da düşünüyorum. Bu arada belirtmek lazım, bazı insanlar araştırmayı bazı insanlar ders anlatmayı daha çok sever. Böylece belki akademisyenlere sevdiği şeylere odaklanma imkânı da verilmiş olur. Tabi değerlendirme süreçlerinde ders yükü fazla olan bir hocaya gidip araştırmanız niye az dememek lazım. Ayrıca, Türkiye’de yalnızca araştırmaya odaklanılan araştırma merkezlerinin artırılması da önem taşıyacaktır. Böylece ders anlatmak yerine araştırma yapmayı tercih edecek hocalarımız da zamanlarını yalnızca araştırmaya ayırabilir.

Akademik kadronun geniş olmasının bir diğer avantajı da ortak çalışmaya imkân sunması. Bazı alanlarda çok yazarlı yayın yapıldığının farkındayım ama hukuk maalesef bu alanlardan değil. Kadrodaki akademisyen sayısının geniş olması hem farklı anabilim dallarının bir araya gelmesine hem de farklı kıdemdeki akademisyenlerin birlikte yayın yapmasına imkân sunabilir. Bu da daha fazla nitelikli yayın yapılmasına destek olurken akademik hayatının başındaki insanların gerek araştırma metotları gerekse makale yazımı konusunda kıdemli hocaların tecrübelerinden faydalanmasını da sağlar. Üstelik bu araştırmalara öğrenciler de dahil olabilir.

Bir anabilim dalında çok fazla öğretim elemanının olması hocaların birbirinden beslenmesine de zemin hazırlar. Bu yalnızca ortak yayınla ilgili de değil. Leiden Üniversitesi’nde bir hocanın aklındaki fikre ilişkin sunum yaptığını ve akademisyenlerden aldığı yorum doğrultusunda araştırmasını şekillendirdiğini gördüm. Amerika’da da hocaların araştırma konularını paylaşıp yayın öncesi geri bildirim aldığı toplantılara katılma fırsatım da oldu. Buna ilişkin konferanslar bile yapılıyor. Bu Türkiye’de farklı üniversitelerdeki akademisyenlerin bir araya gelmesiyle yapılmaya başlandığına şahit olduğum bir durum, çok sevinçliyim. Fakat hem fakülte içerisinde hem de üniversiteler arası etkinliklerle artırılması gerektiğini düşünüyorum.

Kadro sayısının artırılmasının imkân sunduğu ve hatta iş yükünü azaltan bir diğer şey ise ortak verilen dersler. Amerika’da birden çok hocayla verilen çok ders vardı. Bu iş yükünü azalttığı gibi öğrencilere farklı disiplinleri tek bir derste öğrenebilme imkânı da veriyor. Gerek ortak verilen dersler gerekse kadro sayısının artırılması ayrıca öğretim elemanı başına düşen öğrenci sayısının azalması ve daha farklı öğretim tekniklerinin kullanılabilmesi bakımından da önemli. Eğer sınıfınızda 20 öğrenci varsa ödev olarak makale yazımı verebilir ya da öğrencilere sunum yaptırabilir ve üniversite seviyesindeyken öğrencilerinizi akademik araştırma yapmaya motive edebilirsiniz. Fakat 200 kişilik bir sınıfta alışılagelmiş sınavların dışına çıkmak biraz zor. Bu yüzden de lisansta sunum yapmayı ya da akademik metin yazmayı yeteri kadar öğrenemiyoruz.

İnsan başlığına dair söylemek istediğim son şey ise genç akademisyenlerin desteklenmesi. Amerika’daki bir hocamın ilgi alanlarımı öğrendikten sonra bana “hiç kimse daha bunu yazmadı” diyerek makale konusu önermesi akademik hayatımın en duygusal anlarından biriydi. Bu makaleyi kendi de yazabilirdi ama bu fikrini henüz üç haftadır tanıdığı öğrencisiyle paylaştı. Yazdığım ödevimi beğenince bunu makaleleştirmem konusunda da beni destekledi ve ben hayatımdaki ilk yabancı yayınımı yapmış oldum. Bu ona maddi bir şey elbette katmadı. Ama ben kendisine ne kadar müteşekkir olduğumu herkese anlatıyorum ve o Dünya’nın birçok yerinde bu yönüyle de tanınmış oluyor.

İmkân: Hem Akademisyene Hem Akademiye Bütçe

İmkân geniş anlamıyla kullanıldığında alan ve insanı da kapsar. Fakat benim burada bahsettiğim yukarıda başlıklardan farklı olarak para. Geçtiğimiz günlerde Twitter’da akademisyenliğe ilişkin bir anket gördüm. “Akademisyenlik iş değildir. Bir tutkudur” katılıyor musunuz sorusunun cevabı benim için çok net. Tutku olan şey öğrenmek ve öğretmektir. Oysa akademisyenlik bir iştir. İsterseniz akademisyenlik aynı zamanda bir tutkudur da diyebilirsiniz; fakat sadece tutku derseniz insanlar da emeklerinizin “parasız” olacağını düşünür. Bu da aslında akademide olmak isteyip de yeterli maddi desteği bulamayan insanların akademi dışına itilmesine yol açacaktır. Dünya’da da akademi para kazandıran bir alan değil; fakat örneğin Leiden Üniversitesi’nde bazı hocalarla konuştuğumda maaşlarının belirli seviyedeki hayatlarına fazlasıyla yettiğini görebildim. Ev alabiliyorlar, dışarıda yiyip içebiliyorlar ve yılda en azından 2-3 kere güzel yerlere tatile gidebiliyorlar. Biz bunu ne kadar yapabiliyoruz?

Para ile kastettiğim şey tabi ki de yalnızca maaşlar değil. Akademik araştırma için de bütçe ayrılması gerekir. Dünya sıralamalarında ilk 1000’de 11 üniversitemiz var haberine denk gelmişsinizdir belki. İlk 500’de yokuz. İlk 100’de hiç ama hiç yokuz. Oysa potansiyelimizin çok yüksek olduğunu düşünürüm, naçizane. Bulunduğum ortamlarda diğer ülkelerin vatandaşlarından daha kötü olduğumuzu hiç düşünmedim. Coğrafyanın kader olabileceği alanlardan biri sanırım akademi. Fakat bunu aşmak için araştırmaya yatırım yapılması gerekir. 2024 tarihli YÖK Raporuna göre “2023 mali yılında 140 üniversite, yatırım bütçelerinin ortalama %17’sini Ar-Ge faaliyetleri kapsamında” harcamış. Bu bana çok az geliyor. Hele de üniversitelerin tanıtım giderleri için harcadıkları paralara dair bir dönem gündem olan haberleri düşünürsek. Sanırım şekilcilik bazen üniversite bütçelerini harcama bakımından da öne geçiyor.

Tabii üniversitelere kaynak aktarımı da önemli. Devlet üniversitelerinin 2025 toplam bütçesi neredeyse 500 milyar TL. Bu ne kadar yeterli sorusunun cevabı bende değil. Yorumu olanların değerlendirmelerini beklerim. Burada söylemek istediğim bu bütçenin farklı şekillerde de artırılabilmesi. Mesela özel kurumlarla iş birliklerinin yürütülmesi. Kamu hukuku sınırlamaları bir yana belirli araştırmaları odak alan yatırımlar için şirketler de elini taşının altına koyabilir. Bunu üniversitelerin hayrına yapmalarını beklemiyorum. Fakat iş birliği çerçevesinde herkesin menfaatine olacak araştırmalara elbet para harcayacaklardır. Almanya’da mühendislik doktorası yapan kuzenimin üniversitelerin otomobil fabrikaları ile birlikte çalıştığından bahsettiğini hatırlıyorum. Bildiğim kadarıyla bu gibi projeler bizde de var; fakat bu tüm ülkeye ve her üniversiteye yayılmalı.

Haddimi aşmadığımı umarak, akademisine yeterli maddi imkanlar sunan, iş birliğine açık farklı kıdemdeki öğretim elemanlarını istihdam eden ve akademik özgürlüğü güvence altına alan bir ülke olursak bizim üniversitelerimiz çok daha iyisini yapabilir. Potansiyelimiz var, boşa harcamayalım.

Bu yazı vesilesiyle de akademik hayatım üzerinde etkisi olan tüm hocalarıma saygılarımı sunuyorum.