Aralık ayı Günebakan için yıla bakmak demek. Birçoğumuz yıl sonlarında geçmişe bakıp kendimizle ilgili düşünürken Günebakan da yıla ve ülkeye bakıyor. Bu sene de 2024’e bakıp keşke olmasaydı ve iyi ki oldu dediğim üçer konu üzerine yazdım. Bu sene aklıma keşke olmasaydı dediğim çok sayıda şey gelirken iyi ki oldu dediğim şeyleri bulmakta zorlandım. Oysa son üç senedir tam tersini diliyorum. İyi olan üç şey bulamayınca önce ChatGpt’den yardım almaya çalıştım; iyiye giden şeyler arasında ekonomiyi sayınca pek doğru bir yerde olmadığını anladım. Neyse ki imdadıma yakın bir arkadaşım yetişti. Her bir konu ayrı bir bültene konu olacak nitelikte olabilir ama ben kısaca ele almaya çalışacağım. Bazılarına zaten geçmiş bültenlerde yer de verdim.
Bu vesileyle her ay buluştuğumuz Günebakan okuyucularına şimdiden mutlu bir 2025 diliyorum. Bu sene de benimle olduğunuz için teşekkür ederim.
Keşke Olmasaydı
Kadın Cinayetleri
Ben bu satırları yazarken erkekler yüzünden ölen kadın sayısı 422’ydi yayınlarken 425 oldu. Bu veriyi https://anitsayac.com/ internet sitesinden alıyorum, takip edebilirsiniz. Kadın cinayetleri ve kadına karşı şiddet ülkemizde sistematik hale geldi. Yani bu mesele yalnızca bu senenin meselesi değil. Cinayetlerin cezasızlığı, şiddetin normalleştirilmesi, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış… bunlar yıllardır konuştuğumuz şeyler.
Bu sene karşılaştığımız büyük vahşetler bu bültende yazma sebeplerimden biri. Ekim ayında intihar eden bir erkeğin intihar etmeden önce iki kadını başını keserek öldürdüğünü öğrendik. Katilin daha önceden parçalanmış cesede uygun şekilde bir çizim yaptığı, psikolojik tedavi gördüğü, intihara teşebbüs ettiği, uyuşturucu bağımlısı olduğu konuşuldu. Bu durumdaki bir kişiye yardım edilememiş olması bir sorunken bir diğer tarafından kadın cinayetlerinin sebebi sanki psikolojik rahatsızlık ya da uyuşturucu bağımlılığıymış gibi konuşuldu bir süre. Aslında sorun ilk başta söylediğim gibi hükümetin bununla mücadele etme ya da yargının cezalandırma iradesi göstermemesi. Bir de sonradan bu cinayetlere yayın yasağı getirildi. Oysa mücadele edilmesi gereken bilginin yayılması değildi. Daha sonrasında da Discord diye bir uygulamadan haberdar oldum. Katilin de kullandığı bu uygulama aslında kadına şiddetin, cinayetlerin övülmesinin, çocuk istismarlarının ve kadın ve çocuklara yapılan şantajların mecrasıymış. Bu da beni geleceğe dair daha çok endişelendiriyor.
2025’te ne olursa olsun artık kadına karşı şiddetle mücadele için irade gösterilmesi ve adım atılması şart. Bunun için de yapılması gereken biz “kadınlarımızı” koruyoruz demek değil, halihazırda var olan 6284 sayılı Kanun’u gerçekten uygulamak.
Çocuk Cinayetleri
Çocukları bu sene Discord’la konuşmadık yalnızca. Şu an unutulmuş gözükse de Narin Güran cinayeti uzun süre gündemimizdeydi. 21 Ağustos’ta 8 yaşındaki Narin’in kaybolduğu söylendi. Aile fertlerinin ağlayışları tüm haberlerdeydi. Küçük kızın cesedi ise 8 Eylül’de bulundu. O ağlayan aile bir anda gözaltına alındı. Medyaya göre sürekli dikkat çeken bir gelişme oluyor. Gelişme var ama ortadan sonuç yok. Bir yandan Narin’i konuşurken Sıla bebeğin cinsel istismar ve darp sonucu öldüğü haberini aldık. Daha doğrusu öldürüldüğünü. Bu dava da önümüzdeki günlerde başlayacak. Umarım suçlular bu sefer gerçekten tespit edilebilir.
Çocuk cinayeti dediğimde aklımıza yalnızca Narin ve Sıla gelmiyor. Bir de Yenidoğan çetesi diye bir çeteden haberdar olduk. Yeni doğmuş sağlıklı bebekleri para için ölüme sürükleyen bir çete. Özel hastanelerin bebek ölümüne alet olduğu, devletin yıllardır bu durumu fark edemediği ve bu hastaneleri muhtemelen doğru düzgün denetlemediği ya da denetleyemediği ortaya çıktı. Bu dava da devam ediyor. Sanıklardan sürekli yeni bilgiler geliyor. Sonucun takipçisi olmak hepimizin borcu.
Bebeklerin nasıl doğacağına karışmaya pek meraklı devlet doğduktan sonra yaşatma yükümlülüğünde bu sene sınıfta kaldı. Narin veya Sıla için doğrudan devleti suçlamak yanlış diyebilirsiniz. Doğru, geri planda aile denilenlerin kendi bebek ve çocuklarına sahip çıkamayışı var. Ben hukuk odaklı bakmayı tercih etsem de bu seneki olaylar karşısında toplumsal olarak çürüme olduğu düşünmemek mümkün değil. Bu çürüme tek sebep değil ama. Burada da ailelerde çocuk cinayetinin örtebileceğine olan inancı görüyoruz. Yani yine cezasızlık. Diyeceğim o ki, biz Rabia Naz’ın hesabını sorabilseydik bugün belki de Narin de Sıla da yeni doğan çetesinin yaşamdan kopardıkları bebekler de hayatta olabilirdi.
Düzelemeyen Ekonomi
Kadın ve çocuk cinayetleri sonrasında ne anlatırsam hafif kalacak. Fakat ülkeye dair konuşurken ekonomik krizden bahsetmeden geçemiyorum, özellikle de bütçenin onaylandığı bu haftada. Nas diyerek faiz düşürüldü, ekonomi bundan çok yara aldı. Ekonomi Bakanı ekonomistlerin dalga konusu oldu. 2023 genel seçimlerinden sonra muhalefet tarafından da liyakatli olduğu düşünülen Mehmet Şimşek bakan koltuğuna oturdu. Bir anda Nas unutuldu. Benim burda ilginç bulduğum şeylerden biri Nas uygulamalarını alkışlayanların faiz artışlarını da alkışlıyor olması. Demek ki kimi siyasilerin ve bazı vatandaşların derdi politikanın ne olduğu değil o politikayı kimin yaptığı. Gerçi bu muhalefette de karşımıza çıkıyor.
Politikalar bir yana enflasyon, işsizlik ya da hayat pahalılığı hala düşmüyor. Ben ekonomist değilim, ekonomi terimleriyle konuşmayacağım. Ama ortalama bir vatandaş olarak vergilerimizle erken yaşta emeklilerin maaşlarını ödediğimizin ya da üniversite mezunlarının işsizliğinin farkındayım. Ya da asgari ücret artsa da iki ay sonra artışın bir önemi kalmayacak, farkındayım. Alınacak zammın insanların kira artışına gideceğinin farkındayım. Avrupa’da dışarıda yemenin pahalı olduğu söylenen şehirlerinden biri olan Hollanda’da dışarıda yemenin Türkiye’de yemekten ucuz olduğunun bu aralar özellikle farkındayım. Eskiden yabancı arkadaşlarıma Türkiye’de çok ucuza tatil yapabilirsiniz derdim, artık diyemiyorum. Gerçi mesele benim için hiçbir zaman ülkeye gelen turistlerin para harcaması olmadı, onlar yine de gelir. Ben bu ülkenin vatandaşları için refah istiyorum.
İyi Ki Oldu
Belediye Seçimleri ve Değişim Talebi
Bu sene 31 Mart’ta yerel seçimlerde oyumuzu kullandık. Ben bu seçim üzerinden çok zaman geçmiş gibi hissediyorum. Belki de olağan koşullarda iki üç senede gerçekleşmesi gereken olaylar bir yıl bile olmadan gerçekleştiği için böyle hissediyorumdur. Sizde de durum bu mu? Benim süreye dair hislerim bu yana seçim sonuçlarına sevindim. Kişisel olarak desteklediğim için ya da CHP’nin her hareketini onayladığım için değil. Hatta son zamanlarda belediye faaliyetleri ile ilgili eleştirilerim var. Fakat ülke için iyi olduğunu düşünme sebebim toplumun hukuksuzluklara ve haksızlıklara tepki verebildiğini görmek. Öyle ya bir önceki sene gerçekleştirilen genel seçimlerde ekonomiye rağmen iktidar değişmemişti. Biraz şaşırmış sonra sorunun muhalefetin aslında başta desteklediğim altılı masa sürecinde olduğunu fark etmiştim. Aday seçimi yanlışlığına değinmiyorum bile. Bu yüzden böyle geldi böyle gider yaklaşımının devam edeceğinden endişe ediyordum. Fakat sonuçlar aslında tepki verebildiğimizi ve memnun olmadığımızda değişim irademizi yansıttığımızı gösterdi.
Halk, hükümetin “kim aday olursa olsun biz alırız” yaklaşımının yanlış olduğunu, toplum nezdinde takdir edilmeyen kişilerin aday gösterilmesinin ters tepebileceğini göstermiş oldu. Gerçi hükümet bundan ne kadar ders aldı bilmiyorum. Seçilemeyenlerin atandığı düşünülünce pek ders alınmamış gibi… Bu sonuçların muhalefet partilerinin gerçekten çalışınca başarılı olabileceklerini görmesi bakımından da iyi olduğunu düşünüyorum. Böylece aslında muhalefette kalmanın da bir tercih olduğu ortaya çıkmış oldu. Umarım bu tercihin arkasındaki iradeler, yani siyasete iktidar olup iş yapmaya değil oturmaya gelenler de bundan sonra evlerinde oturmaya dönerler. İyi ki oldu deme sebeplerimden bir diğeri de kendilerini çok yükseklerde gören ve biz olmadan muhalefet kazanamaz yaklaşımında bulunan ve bu sefer ittifak kurmayı tercih etmeyen kişilerin başarısız olması. Milletvekilliği almak için toplumun istemediği adaya onay verenler belediye seçimlerine girip kendilerini biraz rezil ettiler. Gerçi aynı tas aynı hamam devam ettiklerini ve hatta bazılarının eskiye özlem duyma açıklamalarını düşününce onlar da ders çıkarmışa benzemiyor. İsteyen dersini çıkarsın isteyen çıkarmasın, bu millet kendi iradesini küçümseyenlere ders vermeyi sanırım beceriyor ve bu da sevindirici.
Nobel Ödülü
Alfred Nobel, lise hazırlıktaki biyoloji dersimde hakkında sunum yaptığım bilim insanıydı. Buluşlarının verdiği zararları telafi edebilmek amacıyla parasını barış için miras bırakması bana o zamandan beri çok ilginç gelir. Bu sene de Daron Acemoğlu’nun 2024 Nobel Ekonomi Ödülü’nü kazanmış olmasına çok sevindim. Kurumların oluşması ve refah üzerindeki etkileri çalışmalarıyla ödüle layık görülen Acemoğlu Türkiye için neden iyi? Sonuçta yıllardır Amerika’da akademisyenlik yapan biri. Fakat Acemoğlu benim takip ettiğim kadarıyla Türkiye’den kopmuş biri değil. Bu yüzden aslında hala bu ülkeyi temsil ediyor. Bence bu gibi başarılar ülkenin uluslararası itibarına da katkı sağlıyor. Nobel ödülü toplumsal olarak bir gurur yaşatırken birlik de sağlıyor. Tabii bir hayli insan varmış eleştirmek için bekleyen. Dedim ya alanım ekonomi değil, buna yorum yapamayacağım.
Benim Nobel ödülü için iyi ki deme sebeplerimden en önemlisi imkan sunulduğunda bu ülke vatandaşları olarak başarabileceğimizi ve dünyayla yarışabileceğimizi görmek. Bu ülkede okumuş ve yaşamış biri akademik araştırmalar yürütebilmesi için özgür bir ortam bulduğunda üretebiliyor ve dünyanın takdirini kazanabiliyor. Bunun örneğini görmek umarım siyasilerimize özgür bilim ortamını desteklemeleri gerektiğini öğretirken bu ülke gençlerinin ümitlerini kaybetmesini engellemeye de yardımcı olur.
Erişilebilir Kültür ve Sanat
Bilenleriniz var, idarenin yürüttüğü sanat faaliyetleri akademik olarak çalışma alanım olduğu gibi sanat faaliyetleri aynı zamanda ilgi alanım. Bu ikisi birleşince de sanatın erişilebilirliği üzerinde sıkça düşündüğüm bir şey. Ülkemizde maalesef sanata erişilebilirlik hala çok sorunlu. Erişilebilirlik ile kastettiğim hem ekonomik erişilebilirlik hem de coğrafi. Oysa idarenin faaliyet yürütürken eşitlik ilkesini gözetmesi Anayasal yükümlülüğü ve bu eşitlik ayrımcılık yapmamayla sınırlı değil. Fakat bu sene beni gerçekten çok sevindiren ve sanatı erişilebilir kılmayı hedefleyen bir gelişme oldu. O da Devlet Opera ve Balesi tarafından düzenlenmeye başlayan Anadolu Opera ve Bale Festivali. Bu tabii ki de düzenledikleri ilk festival değil; fakat çok kapsamlı bir festival. “Elit” ve “yüksek kültür” aktivitesi olarak görülen opera ve balenin tüm coğrafyayla tanışmasına imkan sağlayacak bir turne programı yapıldı ve turne Şırnak’tan başladı. Bu sene turne ayrıca Erzincan, Kırklareli, Ardahan ve Hatay’a uğradı. Bu festival yalnızca sanat da sunmuyor, aynı zamanda yetenekli çocukların keşfedilmesi amacıyla da etkinlikler düzenleniyor. Büyükşehirde yaşamadığı için bale ve opera sanatlarını izleyemeyen kişilerin opera ve bale ile tanışması ve imkansızlık sebebiyle yetenekleri öne çıkamayacak insanların keşifleri bence çok kıymetli. Bu arada herkes opera ya da bale sevmek zorunda değil. Mesele farklı sanat dallarıyla tanışmak ve sevip sevmemeye karar vermek. Devlet-sanat ilişkisine şüpheli yaklaşmamız gerektiğini düşünen ben, bu katkılardan dolayı bu ilişkiyi tamamen koparamıyorum. Bu vesileyle emeği geçen herkese yürekten teşekkür ediyorum.
Yeni yılınızı tekrar kutluyorum. Seneye görüşmek üzere 😀

