“Hakların güven altına alınmadığı ve güçler ayrılığının belirlenmediği bir toplumun anayasası yoktur” der 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi.
Yeni anayasa tartışmaları tekrar alevlendi. Ben de Günebakan’da yazılı bir anayasanın olmasının tek başına bir anlam ifade etmediğini ve Anayasamızın uygulanmayışını konuşmak istedim. Gelin bu ay güne Anayasalsızlaştırma üzerinden bakalım. Doktrinde aslında kavram olarak anayasızlaştırma kullanılır. Yani benim kullandığım pek hukuki bir kavram olmayabilir. Fakat bu bültende yeni kelimeler yaratabiliriz.
Bu başlığı çok sevdiğim ve bundan sonra da kullanabileceğimi düşündüğüm için de (I) sayısını ekledim. Umarım Anayasalsızlaştırma teşkil eden durumlarla daha fazla karşılaşmayız ve ben de bu çok sevdiğim (!) başlığı kullanma gereği duymam.
Bu arada, Günebakan bu ay üçüncü yaşını kutluyor. Bu vesileyle bu bültenin ortaya çıkışında beni destekleyen, süreç içerisinde fikirlerini paylaşan ve bülteni takip eden tüm okuyucularıma teşekkür ederim. Umarım Günebakan yaş almaya devam ettikçe siz de Günebakan’la kalmaya devam edersiniz.
Anayasalı Devlet vs. Anayasal Devlet
Sosyal medyada ya da ekranlarda “Anayasa var da ne oluyor?” söylemine çok rastlıyoruz. Bu aslında siyasi eleştiri olmanın ötesinde anayasacılık ve hukuk devleti ile birlikte ele alınan kuramların gündelik hayattaki karşılığı. Anayasalı devlet, anayasaya sahip olan devlet demek. Fakat söylemlerin de ima ettiği gibi bir devletin anayasasının olması onu Anayasal devlet yapmıyor.
Anayasal devlet, iktidarın keyfiliğinin önüne geçerek bireylerin temel hak ve özgürlüklerini koruyan devlet demek. Bu kavram, gücü elinde bulunduran iktidarın sınırlandırılması fikrinden ortaya çıkmış. Anayasal devletin örgütlenişi için mutlak kurallar olmasa da, kuvvetler ayrılığı, denge ve fren mekanizmaları, yargı denetimi sahip olunabilecek önemli özelliklerden. Anayasal bir devlette tüm erkler, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı Anayasaya uygun davranmak zorunda. Yani Anayasal devlette iktidarın yetkileri hukuk ile sınırlandığı gibi, bu hukuk onu yaratanları da bağlıyor.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası da -eksikleri bir kenara- demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti yani anayasal bir devlet öngörüyor. Geniş sayılabilecek bir temel hak ve özgürlükler kataloğuna yer veren Anayasamız, kuvvetler ayrılığını da kabul etmiş ve Anayasa hükümlerinin “yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri” bağladığını açıkça belirtmiş durumda.
Gündemin Düşündürdükleri: Yasama, Yürütme ve Yargı’nın Yargı İle İmtihanı
Anayasal bir devlette yasalar da idarenin eylem ve işlemleri de yargısal denetime tabidir. Bizim Anayasamız da “kanunların, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün veya bunların belirli madde veya hükümlerinin” şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılık iddiaları ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulabileceğini öngörüyor (bkz. md. 150). Bu yazının konusu idari yargı değil; fakat belirtelim: İdarinin eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu da, istisnaları yine Anayasa ile belirtilmek suretiyle, Anayasa güvencesinde (bkz. md. 125).
Anayasa md. 153 uyarınca “Anayasa Mahkemesi kararları … yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.” Anayasal bir devletten beklenen de budur. Zira mahkeme kararlarını hiçe sayan bir güç, nasıl sınırlandırılmış sayılabilir?
Peki gündem ne düşündürüyor ve yasama, yürütme ve yargı organları Anayasa mahkemesi kararlarına uyuyor mu?
Yasama:
Ben bu yazıyı yazarken 8. Yargı Paketi olarak bilinen kanun teklifi TBMM Adalet Komisyonu’nda görüşülüyor. Bu paket içerisinde ise Anayasaya aykırı olduğu için iptal edilmiş bazı hükümleri tekrar görüyoruz. Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişilerin cezalandırılmasına ilişkin getirilen düzenleme bunun bir örneği. Kanun teklifi madde gerekçeleri Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararına referans verse de bizler yasamanın, Anayasa’ya aykırılığı mahkeme kararıyla tespit edilen bir hükmü tekrar kanunlaştırdığını görebiliriz. Daha önce Aposto’da, evlenen kadının soyadına ilişkin olarak Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen hükmün aynısının (yalan olmasın “ancak” yerine “şu kadar ki” ifadesi kullanmışlar) önerilmesi üzerine de yazmıştım.
Bu yaklaşımlar da bizlere yasamanın Anayasa Mahkemesi kararları karşısındaki umursamaz tutumunu gösteriyor.
Yürütme:
“Anayasa Mahkemesi’nin Kararına Uymuyorum, Saygı da Duymuyorum.” Bu cümle yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Can Dündar ve Erdem Gül’ün Anayasa Mahkemesi kararı sonrası tahliye edilmesi ile ilgili olarak 2016 yılında söylendi. Üstelik bu cümle şu an Cumhurbaşkanlığı’nın internet sitesinde haberler başlığı altında yer alıyor. Sekiz sene sonraya geldiğimizde de benzer bir durumdayız. Cumhurbaşkanı, bu sefer de Can Atalay kararı sonrasında “Anayasa Mahkemesi bu noktada maalesef birçok yanlışları da arka arkaya yapar hale geldi.” cümlesini kurdu.
Yanlış anlaşılmasın, Anayasa Mahkemesi kararları eleştirilemez düşüncesinde değilim. Zira akademik çalışmalarımda eleştirilere yer vermişliğim vardır. Fakat yürütme yetkisi ve görevinin ait olduğu Cumhurbaşkanı’nın (bkz. Anayasa md. 8) yargı kararlarını hiçe saymaya yönelik açıklamaları kabul edilemez.
Yargı:
Yargı -pek hukuki olmayan bir anlatımla- yasama ve yürütmenin hatalarını ortadan kaldırmak için var. Bu yüzden de yasama ve yürütmenin hatalı bir şekilde Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımamasını hatayı devam ettirmek olarak değerlendiriyor ve kızıyorum. Fakat Anayasa Mahkemesi kararına yargının uymamasının bende yarattığı tek şey kızgınlık değil, ümitsizlik.
Bunun örneği de hepimizin malumu. Milletvekili seçilen Can Atalay hakkında tahliye kararı verilmemesi, Anayasa Mahkemesi’nin tahliye talebinin reddi kararı nedeniyle hak ihlali kararı vermesi, 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin dosyayı Yargıtay’a göndermesi ve Yargıtay’ın Anayasa Mahkemesi kararının hukuki değeri olmadığını söylemesi … Sonuç ise iktidarın meşruluğunu dayandırmaya çalıştığı “millet iradesi” sonucunda seçilen bir milletvekilinin vekilliğinin düşürülmesi.
Bağımsız ve tarafsız olması gereken ve yargı yetkisini Türk milleti adına kullanan Yargıtay tarihten silinmeyecek bir duruş (belki de duramayış) sergiledi. Üzücü olan ise bu duruşun hukuk bilmemekten kaynaklanmaması. Öyle ya, yüksek (!) mahkeme olan Yargıtay hakimleri elbette ki Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığını da hak ihlalinin anlamını da biliyordur. Üzücü olan bir başka şey Türkiye’nin bu yaklaşımla ilk defa karşılaşmıyor olması. Yargı maalesef bu ülkede hukukun üstünlüğünü değil siyasi saikleri gözeten kararlar hep aldı. Fakat dünyanın her yerinde hak ihlallerinin artığı bir dönemde Cumhuriyetimizin 100. yılında “en azından” yargıdan Anayasal devlete sahip çıkmasını beklerdim.
Bu yazıyı sonlandırırken aklımda Leonard Cohen’in “Everybody Knows” şarkısı çalıyor. Evet, yasama, yürütme ve yargı dahil herkes biliyor bazı şeyleri. Düşünmemiz gereken ise şarkıdaki gibi “hep böyle gider” yaklaşımını kabul edip etmeyeceğimiz. Olur da bu sefer yeni Anayasa yazım hedefi somutlaşırsa, ben bir vatandaş olarak bu sürece dahil olacak tüm aktörlerin “hep böyle gider” yaklaşımını kabul etmemesini diliyorum. Vatandaş olarak bana sıra gelirse de kendi düşüncemi bu bültende konuşuruz.

