Amerikan Üniversitelerinin İfade Özgürlüğü ile İmtihanı

Published by

on

Amerika’nın bizlere “özgürlükler ülkesi” olarak gösterildiğini düşünüyorum. Bunun arkasında belki izlediğimiz filmler, dinlediğimiz şarkılar, takip ettiğimiz haber kanalları ya da eğitim aldığımız kurumlar var. Bir yıllık New York tecrübemden sonra ise Amerika benim için “özgürlükler” değil “ifade özgürlüğü” ülkesi oldu. Bu düşüncemin gerekçesi ise bu ülkenin söz konusu kadın bedeni olduğunda yeteri kadar özgür olamayışı ama ne olursa olsun ifade özgürlüğünü savunuşuydu. Filistin’e karşı işlenen savaş suçları karşısında tepki gösterenlerin seslerinin sert bir şekilde kısılmaya çalışılması ise bu düşüncemi sarstı.

Beni en çok şaşırtan üniversitelerin, kendi öğrencilerinin ifadelerini bastırma çabasıydı. Öyle ya, en baskıcı rejimlerde bile dünya olarak akademinin konuşmasını bekliyoruz. Kendi hukukumuzda devlet memurunun ifade özgürlüğünü [bazen ölçüsüz bir şekilde] sınırlarken, akademisyenleri istisna tutuyoruz. Bu yüzden de bu ay Amerikan üniversitelerinin ifade özgürlüğü ile imtihanı üzerine konuşmak istedim. Gelin güne ifade özgürlüğü ve Amerikan üniversiteleri üzerinden bakalım.

Amerika İfade Özgürlüğü Ülkesi Değil Mi?

Amerikan Anayasası dediğimizde akla ilk gelen madde birinci değişiklik diye çevirebileceğimiz ve çoğu hukukçunun malumu “First Amendment” maddesi. Haklar bildirgesinin ilk maddesi olan ve Amerika’daki hukuk fakültelerinde yalnızca kendisi üzerine konuşabileceğiniz dersler bulunan [evet, First Amendment diye dersler var] bu maddeye göre “Kongre … ifade özgürlüğünü … kısıtlayan herhangi bir yasa yapamaz.” Türk Anayasasından farklı olarak bu madde sınırlama rejimi de öngörmüş değil. Yani Amerikan Anayasasını ilk okuduğumuzda ifade özgürlüğünün sınırsızlığından bahsedebiliriz.

Hukuk kurallarının önemli bir kısmının içtihatlar yoluyla belirlendiği [sanılanın aksine yalnızca içtihatlar yoluyla belirlenmiyor] Amerika’da da sınırlandırılan ifadeler var. Fakat özellikle ifadelerin içeriğine yönelik bir sınırlama olduğunda Amerikan Yüksek Mahkemesinin (Supreme Court of the United States) ifade özgürlüğünü koruyan bir tavır aldığını ve bir fikrin “saldırgan” (offensive) olmasının ifadeyi sınırlamak için yetmediği yönünde kararlar verdiğini görüyoruz. Tüm örnekleri vermek mümkün değil ama Amerika’daki ifade özgürlüğü açısından önem teşkil eden bir örnek vereyim: Amerikan Yüksek Mahkemesine göre nefret söylemi bile açık ve yakın tehlike (clear and present danger) teşkil etmediği durumda ifade özgürlüğünün koruması altında. (örneğin bkz. Abrams v. United States) [Bu arada, yüksek mahkemenin sosyalist düşünceleri bu korumadan yararlandırmama eğilimi olduğunu da söylemek lazım]

Bize göre çarpıcı geleceği için paylaşmak istediğim bir başka örnek de Amerika’da bayrak yakmanın ifade özgürlüğü koruması altında olması. Amerikan Yüksek Mahkemesinin bayrak yakma yasağını içeren kanunun ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine karar vermişliği var. (örneğin bkz. United States v. Eichman)

Bu yazının odağı Amerikan üniversitelerindeki ifade özgürlüğü olsa da yeri gelmişken belirtmek gerek. Amerika’da ifade özgürlüğü genel olarak krizde mi sorusu son dönemin önemli sorularından. Hem Cumhuriyetçilerin hem de Demokratların kitap yasaklaması ya da “iptal” kültürünün giderek yaygınlaşması bu sorunun gerekçelerinden bazıları.

Peki Özgürlüğün Savunucusu Olması Gereken Üniversiteler Ne Durumda?

Filistin-İsrail savaşı üniversitelerin her ifadeye eşit davranmadığını gösteriyor. Harvard Üniversitesi rektörü, “nehirden denize özgür Filistin” sloganının kullanımını tüm üniversiteye attığı bir e-mail ile kınadı. Bu slogan bazı görüşlere göre İsrail’in var olma hakkına yönelik iken bazı görüşlere göre İsrail işgali karşısında Filistin’in bağımsızlığına yönelik. Hangi görüş haklı değerlendirmesi bu yazının bilgisini de yetkisini de aşar. Fakat açık ve yakın tehlike barındırmayan bir sloganın üniversite rektörü tarafından kınanması üniversitenin ifade özgürlüğü bakımından durduğu yerle ilgili şüphe uyandırıyor. Bu arada belirtelim, bazı mezunlar bu açıklamanın geç geldiği ve yumuşak olduğu düşüncesinde. Bu kınama mesajı dışında bir üniversite öğrencisinin Filistin’e destek açıklamaları sebebiyle yurt sorumluluğu görevinden uzaklaştırıldığı bilgileri de haberlerde kendine yer buldu. Sosyal medyada ise hukuk fakültesinin, savaşın sona ermesi çağrısında bulunmak için oturma eylemi yapan öğrencilere engel olmaya çalıştığını izledik. Bu başlıktaki örneklerin Harvard’dan gelmesi sosyal medyada önüme bu haberlerin daha sık düşmesiyle ilgili, yanlış anlaşılmasın. Zira, Amerika’daki diğer üniversitelerde de benzer durumlar var.

Demokrat olmasıyla övünen ve okurken ifade özgürlüğü açısından herhangi bir endişe hissetmediğim çok sevgili üniversitem New York Üniversitesi’nin (NYU) de karnesi çok iyi değil. Hamas saldırısını ilk kınayan ve hem antisemitizm hem de islamofobiye yer olmadığını belirten okullardanken (bu destekleyeceğim bir duruş) İsrail’in savaş suçlarına karşı benzer bir açıklama yapmaması ya da İsrail’in Hamas’ın saldırılarından da sorumlu olduğu görüşünü paylaşan öğrencisi hakkında soruşturma açması karne zayıflığının başka örnekleri. Bu arada belirtmek şart, yüksek lisans eğitimim sırasında Ukrayna işgali sırasında Rusya’yı kınayan e-mailler atıldığını hatırlıyorum. Yani bu okullar kendi görüşlerini istedikleri gibi bildirirken öğrencilerin görüşleri konusunda Amerika’nın gerisinde kalıyor.

İfade özgürlüğü konusunda öncü olmasını beklediğim üniversitelerin geride kalmasına şaşırdığımı söylemiştim. Fakat bu durum yeni değil. Bu yazı için araştırma yaparken önde gelen birçok üniversitenin ifade özgürlüğü bakımından Amerika’nın gerisinde olduğunu gösteren araştırmalara rastladım. Bireysel Haklar ve İfade Vakfı’nın (Foundation for Individual Rights and Expression) akademide ifade özgürlüğüne ilişkin ve kendini sürekli güncelleyen raporu aslında takdirle izlediğimiz ve okuma hayali kurduğumuz üniversitelerin ifade özgürlüğü konusunda ilerici olmadığını gösteriyor. Bu yazıyı yazdığım andaki listeye göre Harvard, Pennsylvania, South Carolina, Georgetown ve Fordham son beşte. NYU da sondan 25. sırada. Hiç beklemiyordum, şaşkınım.

Bu İmtihanın Düşündürdükleri

Gündeme ilişkin düşüncemi hukukçu kimliğimi bir kenara bırakarak ve Nasreddin Hoca’ya sığınarak paylaşıyorum: Parayı veren düdüğü çalar. Amerika’da üniversite eğitimi hem devlet/kamu (public) hem de özel (private) üniversiteler tarafından yürütülüyor [Not: Türkiye’de “özel” üniversite yok]. Dünya sıralamalarında önde gelen okulların çoğu özel üniversite. Bu arada, devlet üniversitesi olması ücretsiz eğitim olduğunu düşündürmesin. Özel üniversitelere kıyasla çok daha az olsa da ücret ödemek gerekebiliyor. Özel üniversitelerde ise ücretler çok yüksek. Örneğin, NYU’nun bir yıllık hukuk yüksek lisansının bedeli 75 bin dolardan fazla. Bu ücretler de yetmiyor ve bu okulların çoğu mezunlar veya mezunların aralarında bulunduğu kurumlardan destek alıyor. Bu desteği verenler de düdüğü çalmaya çalışıyor. Milyarder Marc Rowan’ın Pensilvanya Üniversitesi’ne bağış yapan kişilerin İsrail lehine açıklamada geciken üniversite yöneticileri istifa edene kadar bağışı durdurmaları yönündeki çağrısı bunun örneklerinden biri.

Bir üst başlıkta bahsettiğim raporda ilgimi çeken şey de özgürlük sıralamasında ilk 10’da yer alan üniversiteler devlet üniversitesiyken son 10’daki üniversitenin yalnızca ikisinin devlet üniversitesi olması. Özel üniversite olmakla ifade özgürlüğü arasında bir korelasyon olduğunu söylemek tek bir listeyle mümkün değil; fakat son dönemde şahit olduklarımız ve bahsettiğim rapor özel üniversitelerin kaynak aldığı kişi veya kurumların üniversite bileşenlerinin ifadelerini de sınırlama yetkisini kendinde gördüklerini gösteriyor. Yani aslında üniversitelerin ifadeleri sınırlandırma eğilimlerinin arkasında bir sonraki dönemler için yeterli kaynak bulamama korkusu var.

Peki bu ne demek? Özgürlük devlet desteğine bağlı mı? Hayır. Zira devlet desteği üniversiteleri özgür kılar demek içimden gelmiyor. Boğaziçi Üniversitesi’nin yaşadıkları ya da Türkiye’deki üniversitelerdeki çoğu akademisyenin hukuksuzluklar karşısında sessizliği tercih etmesi malumumuz. Bu yüzden de özgürlük ortamının sağlanabilmesi için arkadaki kaynakların dengeli olması gerektiğini düşünüyorum. Tek bir görüşteki kişi/kurumlara yaslanan üniversiteler, akademinin gerektirdiği özgürlükten bu görüşler doğrultusunda vazgeçmek zorunda kalabiliyor. Bu arada, bu dediğim yalnızca yükseköğretim için geçerli değil. Toplum için önem teşkil eden tüm kamusal faaliyetlerde (mesela bu ara çokça üzerine düşündüğüm sanat faaliyetlerinde) denge önemli.

Son olarak, her türlü sınırlandırma çabasına rağmen öğrenci ve akademisyenlerin ifade özgürlüklerini kullanıp Filistin’e destek açıklamaları ve kendi üniversitelerini açık bir şekilde gerek üniversitede gerek sosyal medyada eleştirmelerinin kıymetli olduğunu söylemem gerek. Amerikan Üniversiteleri’nin tam anlamıyla sahip çıkamadığı ifade özgürlüğüne öğrenciler ve akademisyenlerin sahip çıktığını görmek ümit verici.